” (…) yağmur damlalarının döküldüğü ağacın altında duran genç çocuğun hayali gözünün önüne geldi. Diğer şeyler de yakındaydı, ruhu ölmüşlere odaklanmıştı, onların bilinmeyen varlıklarını fark ediyor ama değişken ve oynak varlıklarını anlayamıyordu. Kendi kimliği gri, görülmeyen bir dünyada yavaş yavaş soluyordu: Ölmüşlerin vaktiyle yaşadığı gerçek dünya ise yavaş yavaş yok olup, küçülüyordu.
Camlara vuran hafif tıkırtılar yüzünden pencereye baktı, yine kar başlamıştı, uykulu gözlerle, lambanın ışığının karşısına düşen gümüş ve siyah renkli kar taneleri seyretmeye başladı. Batıya doğru yolculuğa çıkmasının zamanı gelmişti, evet gazeteler doğru söylüyordu, İrlanda’nın tümü kar altındaydı, her yere, ağaçsız tepelere kar yağıyordu. Micheael Furey’in gömüldüğü tepedeki metruk kilisenin mezarlığına, mezar taşlarının üzerine, haç işaretlerine, çıplak dikenlerin üstüne, Allen bataklığına, biraz daha batıdaki Shannon nehrinin siyah, asi dalgalarına da kar yağıyordu. Tüm dünyanın üzerine kar yağarken Gabriel’in ruhu yavaşça çalkalanıyordu, kar, sanki tüm yaşayanların ve ölmüşlerin üzerine kendi sonlarını hatırlatır gibi yağıyordu.”
- James Joyce, Ölüler, Dublinliler
(çev. M.Dural)
"İlk bakışta bir meta çok önemsiz ve kolayca anlaşılır bir şey gibi gelir." - Karl Marx, Kapital
”(…) halam artık evinin sadece birbirine bitişik iki odasında yaşıyor, öğleden sonraları, odalardan biri havalandırılırken ötekine geçiyordu. Bunlar, -tıpkı bazı yerlerde, havanın ya da denizin geniş alanlarında, bizim göremediğimiz sayısız tekhücreli hayvanın bir ışık bir koku yayması gibi- havada asılı duran faziletin, bilgeliğin, alışkanlıkların ve gizli, görünmez, dolu dolu, ahlâklı bir hayatın yaydığı bin bir kokuyla bizi büyüleyen taşra odalarındandılar; şüphesiz doğal kokulardı bunlar ve tıpkı yakındaki kırlar gibi mevsimin rengini taşırlardı, ama evcilleşmiş, insani ve içeriye ait, meyve bahçesinden dolaba giren yılın bütün meyvelerinden ustalıkla damıtılmış, harikulade, duru bir karışım oluştururlardı, mevsimlerle değişirlerdi, ama birer mobilya gibi eve yerleşirler, kırağının keskinliğini sıcak ekmeğin hoşluğuyla yumuşatırlardı; bir köy saati gibi aylak ve dakik, işsiz güçsüz ve düzenli, tasasız ve ihtiyatlıydılar, çamaşır kokusu, sabah vaktinin kokusu, ibadetin kokusuydular, kaygıyı artırmaktan başka işe yaramayan bir huzurda ve içinde yaşamadan geçip gidenler için sınırsız bir şiir kaynağı olan bir yavanlıkta mutluluğu bulmuşlardı.”
-Marcel Proust, Swann’ların Tarafı
(çev. R.Hakmen)
My Dark Star - Suede
Bad Astronaut - Minus
Güzel bir sürprizle Shame İzmir salonlarına gelmekle kalmadı, iki hafta d kaldı da gidebildik. Sansürsüz gösterime giren filme bilet alırken küçük ve naif bir sansür olayı ile karşılaştık. Gişeci kız önümüzdeki hangi filme gideceğini uzun uzun düşünen ve sonunda Shame’de karar kılan teyzeye “Filme daha 1 saat var bir dolaşın gelin”dedi. Teyze de “peki” deyip gitti. “Neden öyle dediniz, salon boş diye dediyseniz biz de o filme gidiyoruz” deyince şunun gibi bir şey söyledi: “Film çok güzel bir film ama her kesin beğenmeyeceği türden sahneler var, o yüzden düşünmesi için dedim” dedi. Şimdi iyilik mi kötülük mü yaptı buyurun buradan yakalım. Belki teyzemiz filmin birinci dakikası henüz dolarken terk eyleyecekti salonu ve bilet parasına yanacaktı; belki de şaşırtıcı derecede sevecekti..
Herneyse, Brandon karakterinin çözümlenmesi ve canlandırılması gayet başarılıydı öncelikle. 30’lu yaşların ortalarında, çekici ve kibar bir adam var karşımızda ve sex bağımlısı! Kadınlara değer vermeyen puştun biri olduğunu söylemiyoruz, hatta ahlakçı.. Kız kardeşinin yanına gelmesiyle tekdüze giden hayatı sarsılıyor… Steve McQueen sanki Britanya’yı New York’a taşımış.. hava atmosfer..Michael Fassbender ve Carey Mulligan’ın da british olduğunu göz önüne alırsak bu filmin NewYorkta geçmesi McQueen’in okyanus ötesinde görülme çabası olarak değerlendirilebilir. Good work! Filmi biraz çözmek istiyordum, ama oto-sansür uyguluyorum kendime bu noktada :)
The Descendants ziyadesiyle memnun kaldığım bir film oldu. Alexander Payne’in önceki iki yol filminin yanında durağan bir hikayesi var gibi görülse de bu film de bir yol filmi! İçinde bol bol yolculuk var yine. Hawaii nin yerel müzikleri eşliğinde güzel bir drama, aile-sorumluluk-sevgi-bağlılık-kayıp.. ve Clooney de epey göz dolduruyor.
My week with Marilyn bana Me and Orson Welles filmini anımsatmakla kalmadı, formülasyonları aynı yahu= Genç bir adam, devrin çok ünlü karizmatik bir kişisiyle karşılaşır+o kişinin sürüklediği işin bir ucundan parçası olur+ bu kişiyle kişisel bir şeyler yaşar (ama o ünlü kişinin hayat gidişatını etkilemez bu olay, bizim genç adamı büyütür)+ o ünlü ile bizim genç yolları ayırır+ bizim genç hayata umutla bakar.. Michelle Williams fiziksel olarak Monroe’ya benzemese de bence gayet iyi bir iş çıkarmış.. Kenneth Branagh da Laurence Olivier rolüyle elbette..
Berlin Kaplanı’yla Keloğlan’dan beri süregelen saf, komik ve bu saflığıyla kötülükleri yenen kahraman figürüne bir yenisi ekleniyor: Almancı boksör Ayhan Kaplan. Saflığını iki kültür arasında kalmaktan alıyor. Doğruculuğunu Almanyadan, sıcak kanlılığını Türkiyeden alıyor ve bu da gayet iyi çalışıyor.. ancak aceleye gelmeseydi daha nitelikli bir komedi seyrederdik diye düşünmeden edemiyor insan..
Batman: “Because sometimes the truth isn’t good enough. Sometimes people deserve more… Sometimes people deserve to have their faith rewarded.”
Zizek’in ‘The Dark Knight’ çözümlemesini -Jokeri yanlış yorumlasa da- çok sevdim. Özellikle ‘The Man Who Shot Liberty Valance’ filmiyle özdeşleştirmesi..
Filmde Joker Lacancı jouissance (keyif-haz) kavramını adeta cisimleştirir ya da onun peşinde koşmaktadır. Bu cinsel hazdan çok farklı bir haz durumudur ki Joker film boyunca hiç bir cinsel imada bulunmaz. Jouissance aynı zamanda akışkan bir haz arayışını da işaret eder. (Joker filmde çoğu kez fikir değiştirip yaptığı eylemin tam tersini yapar: Örneğin Batmanden kaçarken aniden durup onu ezmesini bekler; ya da Batmanin asıl kimliğini öğrenmeye çalışırken birden Batmanin kimliğini açıklayacak adamın öldürülmesini ister; yüzünün haliyle ilgili farklı hikayeler anlatır(yalan söyler); yüzünde hem bir dehşet hem de bir kahkaha ifadesi vardır vb..)
Yani Zizek’in okumasıyla maskeyi düşürmeye çalışan bir figür değildir Joker; bilakis sahip olduğu tüm enerjisini bu bilinmezlik içindeki karmaşadan alır.Yaniya bir teröristten ziyade, toplumun derinlerine yerleşmiş hedonizmin uç durumu olarak okunabilir, diye düşünüyorum.
The Dark Knight Rises da ise değişik bir “villain” gelmekte Prologue dan anladığımız kadarıyla. Bane adlı bu karakter inançtan bahsedip ekibinden birine çok kolay bir şekilde ölme direktifi verebiliyor. Büründüğü kamuflajımsı havayla bir teröriste daha yakın gibi…Ya da bunlar bir düzmecenin parçası, görüciiz bakalım…
Bane: “It doesn’t matter who we are. What matters is our plan.. No one cared who I was until I put on the mask.”
i♥kate


